Mikail Aslan: Eğer dil yok olursa her şey yok olur SÖYLEŞİ
AMED - Dêrsim’in dününü, dilini bugüne kilamlarıyla, sazıyla taşıyan sanatçı Mikail Aslan, müziğin anadili yok sayılan Kürtler için bir varoluş biçimi olduğunu belirterek, “Müzik aynı zamanda var olmamızın bir ispatı ve en canlı olduğumuz varlık alanı” dedi.
Dêrsim’de kilamlar dağların derinine iner, 1938 tertelesine, Seyid Rıza’nın baş eğmeyen duruşuna, uçurumlardan atılan kadınların çığlığına değer. Kilamlar Dêrsim’de soykırıma inat bir filiz gibi yeniden varolmayı seçenlerin, dağların kaybolan anahtarını bulmak için yürüyen dervişlerin, meşe ağaçlarının her baharda açışına tutkun özgürlük arayışçılarının sesini taşır.
Dêrsim’in özü olan kilamları Munzur gibi bugüne ve geleceğe taşıran isimlerden biri de Mikail Aslan. Mikail Aslan sadece eski kilamları derlemez, 30 yıldır devam eden sanat hayatı boyunca bir külliyat yaratır.
Mikail Aslan sadece Dêrsim’le de sınırlı kalmaz Kirmançi’yi yaşatmak için Kürdistan’ın dört bir yanında kilamlar yapar, besteler ve seslendirir.
Mikail Aslan ile 30 yılı aşan sanat hayatını, anadil için verdiği mücadeleyi ve kilamları konuştuk.
Sanat çalışmalarınızda 30 yıl geride bıraktınız. Türkiye ve Kürdistan gibi her anlamda hareketli bir coğrafyada çeyrek asrı aşan bir sanat mücadelesi nasıl geçti? Müziğin hayatınızdaki yerini biraz tarif eder misiniz?
Müzikle olan bağlantım ve ilişkim biraz kendine özgüdür. İlk sanata başladığımda illa “ben bu kilamları halka ulaştıracağım”ın ötesinde evin içerisinde olan bir üretim var. Yani hatta ilk klamları beslediğim zamanlarda da onları insanlarla paylaşmak bana çok zor geliyordu. Zaten evin içerisinde olan ailemize ait bir gelenek. Rahmetli babam da kendince çalar, söylerdi. Müzik bizde yemek ve içmek gibi bir şey. Bazen müziği bıraktığım zamanlarda gece mesela aklıma bir melodi geliyor ve birden bire kalkıyorum, onu gidip kaydediyorum. Demek istediğim ben müziği bıraksam da o beni bırakmıyor. Öyle bir şey. Doğal olarak topluma, kitlelere müzik yapmasam bile herhalde evimin içerisinde bu iş benim peşimi hiçbir zaman bırakmayacak. Tabii müziği bırakayım, çekileyim gibi bir şey hiç düşünmedim. Bu kadar büyük bir daralma yaşamadım. Kendi evimin içerisinde, aileme, çocuklarıma yaptığım bir şey olduğundan dolayı şimdiye kadar da o beni bırakmadı ve bir birimizi idare ediyoruz böyle.
Sizinle 2016'da bir röportaj yapmıştık. Orada zorunlu bir göç yaşadığınızı, Dêrsim'den Kayseri'ye göç ettiğinizi ve orada sizi biraz daha belki ayakta tutan şeylerden birinin yanınızda götürdüğünüz iki kaset olduğunu söylemiştiniz. “Gün içerisinde çıkıp başka şeyler yapıp, akşam eve geldiğimizde o kaseti açtığımızda yeniden kendimiz oluyoruz” demiştiniz. Buradan da müzikle yeniden kurduğunuz o bağı, müziğin coğrafya ve bir halkın kültürüyle kurduğu bağı nasıl özetlersiniz?
Bize kalan şu anda aslında sadece müzik. Yani o kültürle birlikte var olmaya başladıkça, o var oluşumuzu tekrardan hatırlatıyoruz. Müzik aynı zamanda aslında var olmamızın bir ispatı, delili ve en canlı olduğumuz varlık alanı.
İnsan kendi ait olduğu kültürü, aidiyeti o doğal yaşam içerisinde olduğu zaman pek fark etmiyor. O meşe ağacı, o duvar nasıl oradaysa; o dil de, sahip olduğunuz kültürel değerler de oradadır. Yaşadığımız göç 1980 darbesinden sonra oldu. Daha gençtim, 12 yaşlarındaydım. Oraya gittiğimizde annem o şalvarıyla Kayserililer'in içine çıktığı zaman, herkes bize bakıyordu. Ve senin farklı olduğunu sana her hareketiyle belirtiyorlardı. O zaman da düşünmeye başlıyorsun; niye ben farklıyım? Ya da neden farklı hissediyorum? Konuştuğum bu dil, bu kültür ne? Bu kilam nedir? İnsan bunların peşine daha bilinçli bir şekilde yöneliyor. Ve sorgulamaya başlıyorsun; bu nedir, ben neyim gibisinden. O anlamda insan bir yerden başka bir yere gittiğinde sanki daha erken gözleri açılıyor bazı noktalarda. Yani aidiyet, kültür, kimlik meselelerinde biraz daha farklı düşünmeye başlıyorsun. Ve bu bir bilince dönüşüyor. Eğer tabii ki cesaretliysen, bu noktada bu konuya daha çok mesai ayırıyorsun, daha çok üstüne düşünüyorsun. Ben de böyle bir vesile oldu. Yani göç olayı bende bazı şeyleri erken sorgulamama sebep oldu. Kimim, nereden geliyorum, bu konuştuğum dil ne, bu Alevilik nedir, bu farklılık nedir? Bu tip konularda daha iyi düşünmeye başladım. Ve zaten elimizde de başka bir şey olmadığından dolayı... Ziyaretlerimiz elimizden alınmış. Yaşadığımız coğrafyada artık üzerimizde bir gölge var. Özgür değiliz. Bu şekilde elimizde kalan tek şey işte o iki tane kaset, o iki tane kilam. Yani siz bütün aidiyetinizi, var olmanızı bu müzik üzerinden kurmaya başlıyorsunuz. Gerçekten de şimdi baktığımız zaman aslında şu anda kendi varlığımızı sürdürebilecek bir sürü alanlar elimizden alınmış. Bize kalan şu anda aslında sadece müzik. Yani o kültürle birlikte var olmaya başladıkça, o var oluşumuzu tekrardan hatırlatıyoruz, hatırlıyoruz. Müzik aynı zamanda aslında var olmamızın bir ispatı, delili ve en canlı olduğumuz varlık alanı.
Peki, bu 80 sürecinde aile olarak özgün bir şey yaşadınız mı yoksa genel Dêrsim'e yönelik bir baskı halinden kaynaklı mı göç ettiniz?
1980 darbesinden sonra bazı köyleri kontrol altına tutamıyorlardı. Yani orası dağdakilerin yaşam alanı oluyordu. Kontrol edemedikleri için devlet de işte 80'lerden sonra, "Ne yapalım, ne edelim? O köyleri boşaltalım" gibisinden... Tabii o zamanlarda ailemizde de politikayla ilgilenen, siyasetin içerisinde olanlar vardı. O olayı bahane ederek bizi zorunlu göçe zorladılar. Abime hakaretler edildi, evin içerisinde işkence yapıldı. Böyle acı olaylar da yaşadık.
Dêrsim denilince bir tarafı da hep göçle, sürgünle de anılıyor. Bu durumunda muhtemelen sizin yaşamınızda, müziğinizde ayrı bir etkisi vardır…
Evet bir travma var. Bazıları belki bu travmayla, bu soykırımla yüzleşebiliyor. Yüzleşmek de tek başına yetmiyor. Mesela o travmayı yaşayan insanlardan bazılarını görüyorum. Çok daha depresif halleri yaşıyorlar. Bazıları da bir çıkış yolu buluyorlar. Bu iş hayatında olabilir, sanat olabilir. Orada çıkış yolu bulanlar bir dermana ya da bir şifaya vesile olabiliyorlar. Ben de işte müzik alanında belki kendi meseleme bir şifa, bir teselli buldum diyebilirim. Ve çoğu insan da daha kolayını seçiyor. Görmemezlikten geliyor mesela. Bütün yapılan o acı olaylar sanki kendisine yapılmamış gibi onu kulak ardı ediyor. Aslında yaşamak için biraz daha kolaya kaçmaktır. Bu şekilde de yaşayan insanlarımız çok. Onları suçlayamıyorsun. Öylelerine de çok rastlıyorum. Ama söylemem gereken bir gerçek var ki; hayatımızın bir yerinde onunla yüzleşmek zorundayız. Ondan kaçış yok diye düşünüyorum.
Sizde bu yüzleşmeyi kilamlarla, stranlarla sağladınız diyebilir miyiz?
Evet, bununla bir şekilde baş etmem lazımdı. Yaptığım müziğin bana, aileme, çevreme bir faydası oluyor. Ama bütün dinleyicilere bir faydası oluyor mu onu bilmiyorum. Bütün hepsine bir şifa bulamadım ama bana iyi geldi. Ben kendimi iyi hissediyorum.
Mikail Aslan tıpkı Munzur gibi bir şekilde akıyor ama akarken kendi başına akan nehri değil farklı nehirleri de sahnesine taşıyan biri. Sahneyi tıpkı bir dengbej divanı gibi de kullanıyorsunuz ve orada farklı sanatçıları da ağırlıyorsunuz. Böyle kolektif bir divanı kurmak nasıl bir şey?
Müzik paylaşınca çok güzel oluyor. Bir paylaşım aracıdır. Sohbet gibidir yani. Sahne üzerinde her zaman onu böyle paylaşmayı sevdim. Muhabbet edildiği zaman, sözün bittiği yerde artık müzik başlar. Orada da tek kişi çalmıyor yani. Çalanlar var, söyleyenler var değil mi? Çok güzel tarif ettiniz dengbej divanını.
Müzik paylaşınca çok güzel oluyor. Yani o bir paylaşım aracıdır. Sohbet gibidir yani. Ondan dolayı baştan beri tek başıma müzik yapmayı sevmedim. Sahne üzerinde her zaman onu böyle paylaşmayı sevdim. Muhabbet edildiği zaman, sözün bittiği yerde artık müzik başlar. Orada da tek kişi çalmıyor yani. Çalanlar var, söyleyenler var değil mi? Çok güzel tarif ettiniz dengbej divanını. Bizde mesela özellikle düğünlerden sonra -hatırlıyorum çocukken- artık düğün biterdi. Gece saat 11.00-12.00'den sonra insanlar yatmaya çekilirlerdi. Böyle küçük bir grup muhabbeti sabaha kadar devam ettirirdi. Zurnalar, klarnet eşliğinde işte ağıtlar, kilamlar söyleniyordu. Mesela çocukken, "Bir an önce dün bitsin de o cemaat zamanına geçsin" diyordum. Çok güzel oluyordu. Özel olduğu için böyle herkes katılıyordu ve toplum içerisinde mesela hiç bilinmeyen insanlar vardı. O akşam ben onları başka hissederdim. Onlar toplumun önünde okumazlardı ama orada birdenbire böyle katılırlardı, söylerlerdi. Çok etkileyiciydi. Ben de müziği yaparken paylaşmayı seviyorum. Mesela bazıları soruyor, "Ya niye bu kişiyle yaptın, şu kişiyle yapmadın?" Ben diyorum ki, ben bir kişiyle oturup da kilam söylediğimde onun bütün hayatından ilgili mesul değilim ki. O anda söylediğim kilamı hissetmişsem, onun yanında otururum, söylerim. O istersen yöresel bir müzisyen olsun, isterse köydeki bir sanatkarımız, amatör bir sanatçımız olsun, isterse dünyanın en iyi sanatkarı olsun, dünyaca tanınan bir müzisyen olsun. Onların arasında öyle bir tercih hissetmiyorum. Mesela bazen internet ortamında da birileri bana gönderiyorlar. "Mamoste Mikail beraber bir kilam söyleyelim, bir şey söyleyelim" diyor. Ben diyorum tabii ki söyleyebiliriz. Eğer gerçekten o gönderdiği kilam veyahut da paylaşmak istediği kilamı eğer kalbimden hissedersem onun yanında otururum. Onu söylerim. Hiç önemli değil. Yani önemli olan onu hissetmektir.
Bu durum aslında bir taraftan da sanatı büyüten bir şey değil mi? Yani o kolektif bir şeyler üretmek o sanata bir şey katıyor değil mi?
Tabii mesela sanat mesela bütün her şeyin ötesinde; siyasetin, dinlerin ötesinde insanı birleştiren bir şey. Çünkü insan merkezlidir. Sen o kilamı onunla okuduğun zaman o kişi o ana kadar tamam hangi kilamı söylemiş başka ne yapmış, ondan öte orada o anda bir birleşme, bir ortak duygu oluşuyor. Doğal olarak o kişinin politik tercihinin de ötesinde bir şeydir. Yani o kilam bizi onun ötesinde bir yerde buluşturuyor. Aslolan andır. Yoksa onun politik tercihi, onun başka bir sanatla ilgili olan kaygısı veyahut da kariyerizmi, bütün bir çeşit eğilimler söz konusu. Siz o eğilimlerin, hesaplarının ötesinde orada buluşuyorsunuz. O çok güzel bir şeydir. Çünkü o anda sadece bir kilam vardır ve siz orada bir klana hizmet ediyorsunuz.
Tam bu klamlardan söz etmişken siz ve Dêrsim'de bazı isimler; unutulmaya yüz tutmuş kilamlarını da yeniden seslendirdiniz. Onları yeni nesillerle buluşturdunuz. Aynı zamanda kendi kilamlarınızı da ürettiniz. O kilamları yeniden buluşturmanın anadilinizi yaşatmak açısından önemi ne?
Kendi anadilinde müzik yapma olayı tamamen hissiyattan gelen bir şeydir. Tabii ki sonradan politik düşünceyle beraber, insanın kendi anadilini, kültürünü sahiplenmesi gerektiğini de politik mücadeleyle öğrendim.
İlk kilamlarımı yazmaya başladığımda kendi anadilimde yazıyordum. Çünkü benim hissettiğim, kalbimden gelen o. Benim çocukluğumun dili ya. Lise zamanlarına geldiğimde bazı arkadaşlar bana dedi ki, "Ya Mikail sen bu şarkılarını aslında Türkçe söylesen, Türkçeye çevirsen daha çok insan dinlerler." Onlar da çoğu politik insanlardı. Ve aslında bana iyi niyetli bir şey yapmak istiyorlardı kendince. Ben de o bir iki kilamımı Türkçe yazmaya çalıştım, Türkçeye çevirdim. Ama baktım bir şey kaçıyor. Böyle artık benim olmuyor yani. Onunla benim arama bir mesafe giriyor. Bir yaptım, iki yaptım. Baktım ki pek güzel olmuyor. Kabul edemedim. Bunun politik ideolojik de bir tarafı yoktu. Sadece kalbimden öyle geliyordu ve öyle güzeldi. Onu başkalaştırmaya başladığımda bakıyordum ki benden çıkıyor başka bir şey oluyor ve ben artık onu sahiplenemiyordum.
Ondan dolayı da dedim ki, bu bana ait olan bir şeydir, ben böyle hissediyorum ve bu böyle olmalıdır. Yani bunun böyle politik bir motivasyonla alakası yok. Sonra tabii üniversite zamanlarında kimlik ve kültür bilincine varınca, aslında kalbimden gelen refleksin çok insani ve çok doğru bir şey olduğunu düşündüm. Ve ben kendi iç sesime sadık olan birisi olarak çok doğru bir şey yaptığımı düşünüyordum.
Çünkü politize olan insanların çoğuna bakıyordum; kendi dilleriyle, kültürleriyle böyle aralarına bir mesafe giriyordu. Ve bu kendi anadilinde müzik yapma olayı tamamen hissiyattan gelen bir şeydir. Tabii ki sonradan politik düşünceyle beraber, insanın kendi anadilini, kültürünü sahiplenmesi gerektiğini de politik mücadeleyle öğrendim.
Çevrenden takım insanların çıkıp da, "Sen doğru bir şey yapıyorsun Mikail, böyle devam et" demesi ayrı bir şeydir. Çünkü bu sana bir destektir. “Asimilasyona karşı kendi anadilinde mücadele et. Bu baskıya ve sömürüye karşı kendi anadilinde var ol. Bu bir direniş biçimidir. Sömürgeci kültüre karşı kendi anadilinde ısrar et" diyen insanlar duyduğumda, "Oh ne güzel, bana benzeyen insanlar da varmış bu dünyada" dedim. Onlar kendi politik refleksleriyle bunu söylüyorlardı. Çok doğru. Ve ben kalbimden bunu hissediyordum. Bundan sonra da kalbimden gelenle, politik mücadeleyi bir yerde buluşturarak daha da güçlü bu işe sahip çıktım. Ve daha gururla, ısrarla bu yanımı korumaya çalıştım. Yani ikisinin birleşiminden yani ortaya çıktı diyebilirim.
Elbette sanatın anadil üzerinde etkisi çok büyük. En azından Kürtler gibi varlıkları yok sayılmış, vatanları bölünmüş, sürgüne gönderilmiş bir halk için. “Kürtçenin statüsü ne olacak, anadilde eğitim ne olacak?” diye soruluyor. Bir taraftan talep eden taraftayız ama bizler –sanatçılar-siyasetçiler-toplum- Kürtçe’nin yaşamsallaşması için ne yapabiliriz?
Sadece o eski kilamları değil de, kendi anadilimizde yazan onlarca şairimizin kitaplarını, dergileri arıyorum, tarıyorum. Bizim bu zamanımızda kaç tane insanımız Kırmanckî şiir yazıyor? Ve onlardan yeni besteler yapmaya çalışıyorum ki toplum kendi şairini tanısın
Evet, hem sanatçının hem siyasetçinin hem aydınların, hepimizin rolleri var. Hepimizin yapacağı şeyler var. Sanatçılar açısından şöyle düşünüyorum; halkın bir mirası var. O bir derviş hırkası gibidir. Dengbêjler ve ozanlar oraya ürünler koymuşlar. Ve biz şimdi onları seslendiriyoruz. Bu bir halkın mirası olarak, sembolik olarak diyorum; bir dervişlik hırkası var. Bir torba, hırka var. Fakat onu seslendirmek, onu tekrardan dönüp seslendirmek yetmiyor. Neden yetmiyor? Çünkü onlar kendi zamanında onu söylemiş, kendi zamanının derdini anlatmış. Biz sanatçıların da bugün yapması gereken şey; yeni yeni ürünler, eserler ortaya çıkarmak. Yani eğer Mikail Aslan sanatkar olarak o torbaya 100 tane daha yeni kilam eklemişse, o kendi tarihsel rolünü yerine getirmiştir. Neden? Çünkü bu zamanın müziği, estetiği, çöküşü, duyguları doğal olarak değişiyor. Demek istediğim siz bu dönemi yakalayamadığınız zaman, otomatikman kendi çocuklarınızdan, var olan toplumunuzdan da koparsınız. Çünkü o toplum ne kadar geçmişi dinliyorsa, bugünün de bir başka bir durumu var. Onun sanatkarı bu zamanı da tarif etmesi, anlatması lazım. Yani benim eğer yeni kilamım olmamış olsaydı ve yeni kuşak, yeni neslimiz onları dinlememiş olsaydı; o zaman ben zaten onlardan bir kopuş içerisine girecektim. Sadece onlara eskileri söylemekle, o yeni gençlikle de bağ kuramam. Sanatkarlarda yeni yeni eserler üreterek, o dilin bu zamandaki yansımasını bir canlı organizma olarak tekrardan yaşatması gerekiyor. Ki yeni kuşak tekrardan kendi anadiline, kültürüne, kimliğine dönsün. Ben kendimce sadece o eski kilamları değil de, kendi anadilimizde yazan onlarca şairimizin kitaplarını, dergileri arıyorum, tarıyorum. Bizim bu zamanımızda kaç tane insanımız Kırmanckî şiir yazıyor? Onları araştırıyorum. Ve onlardan yeni yeni besteler yapmaya çalışıyorum ki toplum kendi şairini tanısın, bu zamanki şairini tanısın, müzisyeni tanısın. Ya da köyleri dolaştığımda iyi kilam söyleyen birisi varsa, onun kilamını alıp seslendiriyorum, işaret ediyorum. "Bakın Ovacık'ta şöyle bir kişi var. Sizin kilamlarınızı çok güzel seslendiriyor. Uzağa gitmeyin, karşı tarafa bakmayın, karşı yaylaya bakmayın. Sizin yaylanızda bunu çok güzel ifade eden birisi var" diyerek sahiplenmeliyiz.
Yani demek istediğim anadilimizde üretim yaptığımız zaman, kilam, roman yazdığımız zaman, orada siyaset yaptığımız zaman, şiir yazdığımız zaman dil var olmaya başlıyor. Ve dil her şeyin başı ve esasıdır. Eğer dil yok olursa her şey yok olur. Çünkü "Xızır" diyoruz, "Düzgün Bava" diyoruz, "Devreş" diyoruz, "Muzur Bava" diyoruz. Bunlar anadilde var olan temel ögelerdir. Onu çevirdiğin zaman olmuyor ki. Çünkü başka dilde zaten onun karşılığı da yok. Onun için dil esastır. Bence işte ona siyasetçimizin de sahip çıkması lazım. Siyasetçimizin de artık yani o dili kullanması lazım.
Siz biraz önce dediniz, "Nasıl var olacak?" Bizim siyasetçimiz pazara indiği zaman, çarşıya indiği zaman, halkın içerisine girdiği zaman o dili konuşması lazım. Hani mesela diyor, "Dêrsim'e gidiyoruz, alışverişe gidiyoruz, kimse konuşmuyor" diyor. Siyasetçiye diyorum, "Bu senin işin ki. Sen mesela karpuz aldığın zaman o dükkanda dükkancı hangi dili konuşursa konuşsun. Sen kendi anadilini konuş kardeşim." Siyasetçinin kendi rolünü oynaması lazım. Dêrsim'de herkes benimle bizim anadilimizi konuşuyor; "Mikail abi ti xeyr emaya." Garson öyle, çarşıda herkes öyle diyor. Bir gün Amed'den bir arkadaşımla Dêrsim'e gittim. "Ya ben dedi onlarca kere Dêrsim'e gittim. Burada hiç Kurmanckî duymadım, bir iki gündür sana takılıyorum Türkçe konuşan kimseyi duymadım. Bu nasıl oluyor?" dedi. "Çünkü bu toplum benim bu dili sevdiğimi biliyor. Onlar direkt olarak bu dili konuşuyorlar benimle. Yani demek istediğim siz onu kendinizde dönüştürürseniz, karşı taraf da zaten değişmeye başlayacaktır. Her şey bizde bitiyor, esas bizde. Öyle sahiplenmemiz lazım.
Dêrsim’de mesela bu dil aktarımını nasıl bu noktaya geldi? Anne dili, ana dili diyoruz. Annenin konuştuğu bir dil. Anne yanındadır. Çocuk istediği zaman onu geri getirilebilme şansı var yani. Çünkü yanında hâlâ canlı bir annen, Daye bu nasıldır? Nasıl görüyorsunuz mesela diye.
Anne dilini her an kendi hayatında var edebilirsin. Nene dilini var edemezsin. Şimdiye kadar Dêrsim’de anne diliydi. Artık nene dili. Ama aynı tehlike şu anda Amed’de de var. Bakın o kopuş buraya da geliyor yani.
Fakat nene dili olunca nene bir ayağı bu dünyada diğer ayağı diğer tarafta, değil mi? Elinden tut. Böyle bazı yaşlıları böyle elinden tutuyorsun böyle. Eli böyle titriyor. Tamam mı? Yani bıraksan sanki o diğer tarafa gidecek diye böyle bir korku veriyor sana. Dil de öyle yani elinden tutuyorsun ama gitti gidecek. Değil mi o nene gibi? Ve nene de çoğunlukla da o evin içerisinde ortak yaşam içerisinde değildir. Arka odada, bir yerdedir yani. Sessizleşmiş. Yani demek istediğim, anne dilini her an kendi hayatında var edebilirsin. Nene dilini var edemezsin. Şimdiye kadar Dêrsim’de anne diliydi. Artık nene dili. Ama aynı tehlike şu anda Amed’de de var. Bakın o kopuş buraya da geliyor yani. Biz bunun bilincinde değiliz. Amed dili de artık anne dili değil. Nene dili olmaya başlar. E nene dili nasıl olacak? Hayatın içerisinde olmayınca onu yaşatmak çok zordur.
Mesela bizim çocuklarımız dünyaya geldiğinde Almanya'da Kirmanckî dışında başka hiçbir dil konuşmadık. Bazıları der “siz şöyle yapıyorsunuz, siz milliyetçisiniz” falan filan diyordu her zamanki gibi. O çocuk eğer Kirmanckî dışında başka bir dil bilseydi hemen diğer tarafa kayacaktı yani. Ama bu dille komünikasyon koruyor başka şans olmadığı için. O mecburen yani bir organizma olarak ona muhtaç kalacak, ihtiyaç duyacak. Evet, yani şu anda mesela diyelim ki ne kadar sahip çıkarlar, çıkmazlar onu bilmiyorum ama biz anne, baba olarak onlara bunu verdik. Yarın bizim çocuklarımız benim çocuklarım bana şunu diyemeyecek, “babam, annem bana bu dili vermedi” diye beni suçlayamayacaklar. Ama şu andaki nesil suçlamaya başlıyor. O anneyi suçluyor, o babayı suçluyor.
Bu konuda maalesef derinlemesine düşünmemiz lazım. Bence sadece Kirmanckî değil aynı zamanda şu anda Kürdistan'da Kurmanci de ölüm tehdidi ile yüz yüzedir.
Türkiye’de Kürt sorununun çözümü bağlamında bir süreç devam ediyor. Sürecin başarıya ulaşması durumunda Kürt sanatı, edebiyatı bu durumdan nasıl etkilenir?
Eğer toplumsal barış sağlanabilirse burada sanata çok çok daha büyük bir fırsat yaratılacak. Çünkü şarkı daha iyi hissedilecek
Barışın olduğu, tesis edildiği yerde kilam daha iyi duyulacaktır. Şiir daha iyi hissedilecektir. Çatışmanın olduğu ortamda kültürel anlamda da büyük kamplaşmalar, çatışmalar oluyor. Bu hengame içerisinde, şiddet ortamında gerçek şiiri, kılamı da duyamıyoruz. Benim fikrime göre, eğer toplumsal barış sağlanabilirse burada sanata çok çok daha büyük bir fırsat yaratılacak. Çünkü şarkı daha iyi hissedilecek. İnsan mesela bu şiddet ortamının, kaosunun ötesinde biraz böyle kenara çekildiği zaman, kendi iç sesine çekildiği zamanlarda sanatı daha iyi algılayacağını, daha iyi hissedeceğini diye düşünüyorum. Yani böyle bir fikir sadece bende değil, gerçekten dünyada her zaman böyle olmuştur. Şiddet ortamında sanat da çoğunlukla tarumar olmuş. Evet, üretimler oluyor. Çok da güçlü üretimler oluyor. Ama o güçlü üretimler maalesef ki o zamanlarda çok iyi sevilemiyor, duyulamıyor. O anlamda sanata da çok daha büyük bir alan açılacağını düşünüyorum.
Son olarak sizin yeni albümünüzden iki kilam yayınladınız ve çalışmalarınız sürüyor. Bu albümün çalışmaları nasıl gidiyor?
Şimdiye kadar yaptığım kilamlar ve şiirleri yenilerini eklemek istiyorum. Şurada benim ne kadar hayatım var bilmiyorum. Ama eğer bir iki tane daha şiir yazar ve kilam besteleyebilirsem kendimi bahtiyar sayacağım. Benim hayattan beklediğim bu. Bir iki tane daha güzel kilam besteleyebilir miyim? Bir iki tane daha güzel şiir yazabilir miyim? Toplum bunu ne kadar dinliyor, ne kadar bunu sahipleniyor ötesinde benim kaygım bu. Ve bunu yapmaya devam ediyorum. Yeni albümümüzü de hayırlısıyla son baharda yayınlayacağız. Oradan bir iki örnekler verdim. Bu albümde de dilimiz açısından, kültürümüz açısından daha güzel ve saf olana ulaşmak istiyorum. Umarım bunu başarabilirim.
MA / Dicle Müftüoğlu – Müjdat Can
