İSTANBUL - Asrın Hukuk Bürosu'ndan Emran Emekçi, Abdullah Öcalan'ın çözüm ve inşa noktasında kendi toplumuna güvendiğini belirterek, "O yüzden devletten bir şey beklenmiyor. Devlete ‘zorbalığı kaldır, demokratik siyasetin önünü aç' diyor” diye kaydetti.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, genişletilmiş İmralı Heyeti üyeleri ile birlikte 27 Şubat'ta "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı" yaptı.
Abdullah Öcalan'ın çağrısı tüm dünyada geniş yankı uyandırırken, devlet ve iktidar kanadından çağrıya karşı henüz somut bir adım atılmadı. Bunun yanı sıra Abdullah Öcalan'a dönük tecrit de devam ediyor. Heyetin yanı sıra aile ve avukatlar, İmralı'da Abdullah Öcalan ile görüşmek için birçok başvuru yaptı. Ancak ne heyetin ne de aile ve avukatların görüşme başvurularına yanıt verilmedi.
'ÖCALAN PARADİGMAYI YENİLEMEYE ÇALIŞTI'
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Emran Emekçi, tarihi çağrının içeriği ve müvekkili Abdullah Öcalan'a dönük tecridi Mezopotamya Ajansı'na (MA) değerlendirdi. Çağrıda yer alan reel sosyalizm eleştirisini değinen Av. Emekçi, "1970'lerde dünyada bir yanı reel sosyalizm ve diğer yanı kapitalizm olan iki kutuplu bir dünya düzeni vardı. O dönem reel sosyalizm uygulamalarına yönelik gençlik hareketi, feminist hareket, post-modernizm gibi çeşitli ideolojik hareketlerin eleştirileri vardı. Sovyet sosyalizmine yönelik revizyonizm tartışmaları da gündemdeydi. Fakat döneminin koşullarında verili reel sosyalist teori ve pratiğinin yetmezliklerini düzelterek aşacak yeni teori ve programları da yoktu. Sol dogmatizm aşılamıyordu. Örneğin ulusların kendi kaderini tayin hakkına verdikleri anlam Wilson İlkeleri ile aynı paralelde her ulus için bir ulus-devlet kurma olarak algılanıyordu, bu henüz aşılmamıştı. Son tahlilde 70'li yıllar dünyasında sınıflı-iktidarlı-devletli-ataerkil bir sistem mi yoksa demokratik toplumcu bir sistem mi tartışmasının, o günkü koşullarda pek etkisi yoktu. Hazır verili olan sınıf, iktidar ve ulus-devlet eksenli reel sosyalist paradigma esas alınıyordu ki onun da varacağı nokta parti-devlet tarzı merkeziyetçi bir öncü parti ve örgütlenmesi oluyordu. Ancak her teorinin pratikle sınanması gibi bu teori de Kürdistan koşullarında pratik olarak denendiğinde bir takım sıkıntılar ortaya çıkmaya başlamıştı. Sayın Öcalan güncelde ortaya çıkan sorunlar üzerinden paradigmayı geliştirmeye, yenilemeye çalıştı" ifadelerini kullandı.
ÖCALAN'IN 'ÜÇÜNCÜ DOĞUŞ DÖNEMİ' TESPİTİ
Abdullah Öcalan'ın "Reel sosyalist teorinin pratikte ortaya çıkardığı sorunlarla ile ilgili olarak özellikle 90’lı yıllardan itibaren en çok boğuştuğum nokta 'toplumcu-halkçı bir paradigma mı, yoksa ulus-devlet paradigması mı?' oldu. Çünkü iktidar kültürü bizde de yozlaşmaya yol açıyordu. O dönem bir yandan halkın yoğun katılımı, ilgisi ve desteği vardı. Bu anlamda halka da bir yanıt olmam gerekiyordu. Bu süreçte en yoğunca yaşadığım çelişki bir sınıf-iktidar-devlet mi, toplum-halk-demokrasi mi biçiminde geçti" tespitlerini hatırlatan Emekçi, "Sayın Öcalan, İmralı süreciyle teorik netleşmeyi sağladı ve kendisi buna 'Üçüncü Doğuş Dönemi' diyor. Şimdiye kadar esas aldığı mevcut verili kavramların Kürdistan gerçeğini ifade etmediği, yeni şeylere ihtiyaç olduğu noktasından hareket etti. Kürt gerçeğinin sınıf-iktidar-devlet kültüründen ziyade neolitikten beri ağırlıklı olarak doğal demokrasiye yakın bir kültürde şekillenmiş güçlü ahlaki ve politik bir toplum olma özelliğine vurgu yaparak, bunun günümüzdeki karşılığını da demokratik toplum olarak güncelliyor. Diğer en çok üzerine durduğu bir başka şey de, kendisinin de ifade ettiği demokratiklik kavramıdır. Çünkü demokrasi kavramı hep yanlış algılandı ve yanlış yorumlandı. Hem reel sosyalist kampın demokrasiyi işlevselleştirmediğini, parti-devlet bürokrasisini aşamadığını hem de liberal temsili demokrasinin de aslında bir demokrasi kandırmacası olduğunu ve ulus devletin ayıplarını örtmeye amaçlı olduğunu söylüyor. İkisi de demokrasi demagojisi olarak toplumun istemlerine, taleplerine, gerçek demokrasi olan söz ve karar yetkisine cevap olamıyordu" diye konuştu.
DEMOKRATİK TOPLUM PARADİGMASINA GEÇİŞ
Reel sosyalizmin parti-devlet bürokrasisinin hiçbir zaman demokrasiye olanak tanımadığını kaydeden Emekçi, "Düşünün bir devlet kendini işçi devleti olarak savunuyor, fakat fabrikalarda işçiler ayaklanıyor. Neden? Çünkü işçinin söz ve karar yetkisi yok. Kendi düşüncesi, iradesi sorulmadan merkezden bir politika belirleniyor, ona sadece 'Uy' deniyor. Bu yüzden Sayın Öcalan, reel sosyalizm eleştirisinde, orada toplumun ve işçilerin söz ve karar yetkisi dışlandığı için onun da demokrasi aldatmacası olduğunu söylüyor. İki kampın da yaptığı demokrasi demagojisi, demokrasi aldatmacası olduğunu, gerçekte ise güme gidenin demokrasi olduğunu fark ettikten sonra, demokrasi konusunda daha derinleşmeye başladığını ifade ediyor. Demokrasinin sadece dar anlamda halkın kendi kendini yönetimi ile de sınırlı olmadığını, aynı zamanda bir paradigma, zihniyet, kültür, ilkeleri de olan bir hukuk ve ahlak, bir kişilik, bir evrene, tarihe, dünyaya, doğaya, kadına, hayata bakış açısını da içerdiğini ve özünde toplumlar tarihinin yüzde 99'unda doğal olarak işleyenin sınıfsız ve devletsiz bir ahlak ve politika tarzı olduğunu belirten Sayın Öcalan'a göre, toplumlar bu en uzun süre tarihi boyunca kendilerini sınıfsız ve devletsiz de yönetebilmişlerdir. Ancak toplumlar tarihinde en kısa süreye (yüzde bir) tekabül eden 5 bin yıllık sınıflı-devletli uygarlık tarihi boyunca toplumunun bir araya gelerek ortak toplumsal sorunlarını çözme tarzında icra ettikleri politikasının, söz ve karar yetkisinin elinden alındığını ve yerine kendini tanrı buyruğu olarak ilan eden egemen sınıfın sözünün, toplumun kendi kendini yönetmesinin-demokrasisinin yerine tepeden dayatılan sınıf-devlet bürokratlarının yönetiminin, doğal özgürlük ortamında işlev gören ahlakının (özgürlük ahlakı) yerine zora dayalı hukukun (egemenin malını mülkünü korumayı esas alan) ikame edildiğini belirtiyor. Ve 5 bin yıldır toplumların buna karşı mücadele verdiğini, toplumun aslında ahlaki politik yapısından vazgeçmediğini, sürekli direniş içinde olduğunu ve ona hakkının (söz ve karar yetkisinin) iade edilmesi gerektiğini sonucuna varıyor. Yani 5 bin yıldır toplumun, halkın elinden çalınan, gasp edilen söz ve karar yetkisini, halkın kendisine iade etmeye esaslı bir paradigma, buna 'Üçüncü Yol' adını verdi Sayın Öcalan ve bu eksende, demokratik toplum paradigmasını geliştirdi" şeklinde konuştu.
DEMOKRATİK SİYASET VE HUKUKİ BOYUT TANINMASINA
Emekçi, Abdullah Öcalan'ın yaptığı çağrının ardından PKK'nin ateşkes ilan ettiğini ve çağrının gerekliliklerine göre hareket edeceğini açıkladığını hatırlattı. Emekçi, "Şu ana kadar 29 Kürt isyanı yaşandı deniliyor, bunlar neden ortaya çıktı? Nedeni Kürtlerin 20'inci yüzyılın ilk çeyreğinde bir bütün olarak hukuk ve sistem dışına atılması, bırakalım bireysel ve grup haklarını, bir bütün olarak varlığının yok sayılması, kısmen fiziki ve ağırlıklı olarak kültürel asimilasyon temelinde tarihten silinme sürecine alınmasıydı. Sykes-Picot ve Lozan Antlaşması'nı göz önüne getirdiğimizde özellikle Lozan'da Kürtler Batılı devletlerin de onayla sistem dışına atıldı. 4 ulus-devletin sınırları içine alınarak Türkleşme, Araplaşma, Acemleşme uygulamaları altına alınarak ölümcül bir kadere terk edildi. Kimliği, varlığı, inkâr edildi; hukukun dışına atıldı. PKK de buna karşı isyanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Örneğin 1970'lerdeki DDKO iddianamesine baktığımızda savcılar baştan sona 'Kürt yoktur' tezini savunuyor, yargılananlar da 'Kürt vardır' tezini savunuyor. Yani bir varlık yokluk tartışmasının yaşandığı bir dönemdir. Düşünün yani bir toplumsal hakikatin varlık yokluk tartışması konumuna indirgenmesi çok büyük bir trajedi ve kabul edilemezdi. Ve bundan çıkışın yolu sadece bir tartışmayla sınırlı değil, büyük bir mücadeleyle varlığını koruma, özgürlüğü sağlama direnişi kapsamında gelişti. Ve bu mücadele büyüyerek, gelişerek 90'lara geldiğinde varlığı tanımayı getirdi. Yani artık bir varlık sorunu son bulmuştu. Fakat mesele şuydu, varlık tanındı, ama bunun anayasal ve yasal ifadesi gerçekleşmedi. Yani söylemde 'Kürtler var' diyorsun, ama bunu anayasal ve yasal ifadeye (varlığın sahip olması gereken hukukuna) kavuşturmuyorsun. O zaman, bu çatışmaya yol açan nedenler varlık inkârıysa sonlanması da onun anayasal ve yasal ifadesine kavuşmasıdır" diye belirtti.
ULUSLARARASI SÖZLEŞME GÜVENCESİ
"Sayın Öcalan'ın esas aldığı demokratik çözümdür" diyen Emekçi, şunları kaydetti: "Uluslararası insan hakları sözleşmelerine dayalı demokratik anayasa ve mevzuat sistemidir. Uluslararası insan hakları sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği sözleşmelerinde yer alan bireysel ve grup hakları var. Onların Türkiye mevzuatına amasız ve çekincesiz uyarlanmasını, bu temelde 'Kürtlerin de hukukun içine alınması gerekir' diyor. Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi'nde anadilde eğitim hakkını çekince koymuş mesela. Bütün grup haklarına ilişkin sözleşmelere, yerel yönetimlere özerklik şartına dek hepsine çekince koymuş, Kürtler yararlanmasın diye. Sayın Öcalan, bu çekincelerin kaldırılmasını, Türkiye'nin anayasal ve yasal düzeninin, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği insan hakları sözleşmelerine uyarlanması talep ediyor. Hukukun için alınmak budur. Kürtlerin hukukun içine alınması, çatışma sebeplerini ortadan kaldıracağından, doğal olarak sorun da hukuk çerçevesinde çözümüne kavuşacağından hukuksal temelde bir barışın da yolu açılmış olur."
DEMOKRATİK BİR ANAYASA
BM İkiz Sözleşmeleri ulusların kendi kaderini tayin hakkının demokratik yorumunu esas aldığını, bunun da ancak demokratik bir anayasa ile mümkün hale gelebileceğine dikkat çeken Emekçi, şunları söyledi: "Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, klasik ulus-devlet anlayışıyla değil de farklılıkların bireysel ve grup haklarını içeren demokratik anayasa kapsamında ele alınmaktadır. Ki diğer birçok uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve tavsiye kararlarında farklılıkların yerelde toplumsal katılım haklarının tanınması, kendi ekonomik, sosyal, kültürel sorunları hakkında kendisinin karar vermesi, toplumun bu konuda yerelde bizzat ve bilfiil söz sahibi olmasını içeriyor. Kamusal, grup hakları derken, bunların hepsini içeriyor. Grup hakları, anadilde eğitimi içeriyor, yerelde (köy, ilçe, il, mahalle) halkın bir araya gelerek kendi söz ve kararını kurmasını içeriyor, kamusal alanda, sosyal, ekonomik, kültürel bütün ortak toplumsal sorunlarını kendi iradesiyle çözme hakkını içeriyor. Demokratik anayasa, yerel demokrasi formülüdür. Bu 1921 Anayasası'nda vardı. Yani demokratik anayasa derken Cumhuriyetin kurucu 1921 Anayasası'nın baz alınarak demokrasinin ve insan hakları alanındaki gelişmelerin geldiği aşamanın gereklerine göre güncellenmesi kast ediliyor. Bu da beraberinde demokratik yasaları ve demokratik hukuku getirir. Sayın Öcalan'ın mücadelesi sadece Kürtlerin değil, diğer bütün farklı toplumsal kesimlerin bu temelde hukukun içine alınması, tekçilik adına ötekileştirmeye son verilmesidir. Yüzyıl hukuk dışına sürdünüz, çözüm istiyorsanız, barış istiyorsanız, hukukun içine alın diyor."
'SAYIN ÖCALAN TOPLUMUNA GÜVENİYOR'
Abdullah Öcalan'ın devletten tek istediği şeyin toplum üzerindeki bu antidemokratik uygulamalara ve zorbalığa son vermesi olduğunu vurgulayan Emekçi, "Bu zorbalık kalktığı zaman Kürt halkı kendi anadilini de, ekonomisini de, kültürünü de kendi öz gücüyle inşa edebilecek güç ve potansiyele ulaşır. Yeter ki bu zorbalık kalksın ve hukuk uygulansın. İmralı'da tecrit kalktığı dönemde 2013-2015 Kürdistan toplumunda belediyeler bile büyük bir ivme kazandı. Kendi ekonomik kararlarını, kendi ekonomik örgütlenmeleri geliştirmeye başladı. 'Anadilde eğitimi için kendi okullarını, kendi evini bile okul haline getirebilirsiniz' diyordu Sayın Öcalan. Her yeri okul haline getirebilirsiniz. Evinizde, belli alanlarda Kürtçe eğitiminizi kendiniz yapabilirsiniz. Kendi komünlerinizi, kendiniz kurabilirsiniz. Kürt toplumu hem ideolojik hem potansiyel olarak bunu yapabilecek güçtedir. O yüzden Sayın Öcalan kendi toplumuna güveniyor. O yüzden devletten bir şey beklenmiyor. Devlete 'Zorbalığı kaldır, demokratik siyasetin önünü aç' diyor. Kürtler yerelde de kendi söz ve kararlarını kendi kurabilir. Kendi meclislerinde yani köy, ilçe ve kent meclislerinde bir araya gelip kendi ekonomik, sosyal, kültürel vs. sorunlarını kendisi çözebilir. Yeter ki devlet buna engel konulmasın. Sayın Öcalan’ın önerdiği bu model herkes içindir; örneğin dini, dili, inancı, siyasi kimliği ne olursu olsun bir köy, ilçe, kent veya mahalle halkının bir araya gelerek kendi yöresi ile ilgili kararı kendisinin almasını savunuyor. Burada din, milliyet, inanç esas alınmıyor. Demokratik zihniyet, kültür ve ilkeler esas alınıyor."
'ÖZGÜRLÜKLER ÖNÜNDEKİ ENGELLER KALDIRILMALI'
Abdullah Öcalan'ın "Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip demokratik alanların örgütlenmesi, her kesimin kendilerini esas aldıkları sosyoekonomik ve sosyal yapılandırmalar ancak demokratik toplum ve siyasal alanların mevcudiyeti de mümkündür" sözünü değerlendiren Emekçi, şunları söyledi: "Ulus-devlet zihniyetinin en büyük problemi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü işlevsiz hale getirmesidir. Tekçi resmi ideoloji adına sadece toplumsal örgütlenme özgürlüğünü değil, bireysel ifade özgürlüğünü engelliyor. Bugün onlarca yazar, gazeteci düşüncesini ifade ettiği için cezaevinde tutuluyor. İfade özgürlüğünün engelsiz siyasal ve sivil toplum olarak örgütlenme özgürlüğün önündeki engellerin kaldırılması, demokratik toplumun gereklerine uygun sınırlar içerisine alınması gerekiyor. Kürtler kendi bireysel ve grup hakları için yola çıktığında bir zamanlar 'Şaki' daha sonra ‘Bölücü, 1991'den itibaren de 'terör' diyerek antidemokratik anayasa ve yasalar çıkarıp, bütün özgürlüklere bu gerekçeyle sınırlamalar getirdiler. 'Terör' bahanesiyle ifade ve örgütlenme özgürlüğünü işlemez hale getirdiler. Parti kapatmalardın, milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, OHAL'den kayyum atanmasına kadar bütün antidemokratik uygulamaları 'terör' bahanesine bağladılar. 1991'den bu yana kadar mevzuatın neredeyse yüzde 90'ını 'terör' bahanesine göre yapılandırdılar. Bu bahaneyle iktidar her türlü keyfiliği yapacak otoriter bir güç haline getirilirken bırakalım doğrudan demokrasiyi temsili demokrasiyi bile ortadan kaldırabilecek seviyeye erdirdiler. Hatta 2015 darbe girişimine sonra istisna hukuku dediğimiz Kanun Hükmünde Kararnamelerle –ki daha sonra yasallaştırdılar- bu kısıtlamalar daha da derinleştirildi. Yani Türkiye bugün normal anayasa yasa hukukla yönetilmiyor. İstisna rejimi dediğimiz kurallarla yönetiliyor."
'DEMOKRATİK TOPLUM OLUŞMADAN DEVLET DE DÖNÜŞMEZ'
Toplum üzerindeki zorbalık ve baskılar kaldırıldığı zaman demokratik toplumun gerçekleşeceğini belirten Emekçi, şunları dile getirdi: "Demokratik toplumun yapısı zaten devleti de dönüşüme zorluyor. Toplum dönüşmeden devlet dönüşmez. Toplum, partilerini, sivil toplum örgütlenmelerini, meclislerini ekonomik örgütlenmelerini geliştirdikten, bir güç haline geldikten sonra devlet de buna uygun dönüşüme girer, demokratik özgürlüklere saygılı bir konuma çekilir. İstenen budur. O yüzden toplumdan başlamak lazım. Burada dikkat edilirse 'Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı' içeriğinde Türklük, Kürtlük yok. Demokratiklik vurgusu var. Bütün topluluklar için geçerlidir. Bütün toplulukların yerelde yaşadığı coğrafyası, ekonomisi, kültürü hakkında söz ve karar sahibi olmasını; bunu esas alır. Yani merkezden bir bürokratın yaşadığı yerle ilgili karar vermesini doğru bulmaz. Bu 1921 Anayasası'nda da vardı ve birinci maddesinde, halkın yerelde bizzat ve bilfiil kendi kendini yönetmesini düzenlemişti. Ki zaten kurtuluş ve kuruluş da bu temelde sağlanmıştı. Şimdi yine ona benzer bir dönemi yaşıyoruz. Devlet, mevcut zihniyet ve yapılanmasıyla kriz içinde, borçları Duyun-i Umumiye'yi de geçmiş durumda. Çoklu krizler ve toplum kırıma karşı toplumun kendini savunması, ancak demokratik toplum haliyle mümkündür. Toplumun kendini, kendi yaşayışını, coğrafyasını, kültürünü koruması, neoliberal saldırılara karşı kendi söz ve kararını kurmasına ihtiyaç vardır. Demokratik anayasa yerel demokrasi formülü ile ancak bu kriz ve kaos halinden çıkış olabilir."
'UMUT HAKKI UYGULANMALI'
Abdullah Öcalan'ın koşullar oluşursa süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekebileceğini söylediğini kaydeden Emekçi, "18 Mart 2014 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı var. Biz 12 yıldır bu temelde hukukun uygulanması mücadelesi veriyoruz. 'Hukuk uygulansın' diyoruz. Ki bu en meşru hukuki talepler ve umut hakkı bir pazarlık konusu bile yapılamaz. Hukuk devleti olmak istiyorsan, önce Anayasa'nın 90'ıncı Maddesi gereğince taahhüt ettiğin uluslararası insan hakları sözleşmelerine uymak zorundasın. AİHM bir karar vermiş. Sen de devlet olarak bu sözleşmenin altına imzalamışsın. Ama hukuku, umut hakkını uygulamıyorsun. Sayın Öcalan, bir sürecin çatışmalı zemine çıkarılması için bir irade ortaya koydu, ama bunun hukuki zeminde önün açılması gerekiyor. Bu bir şart değil, bu bir pazarlık değil. Umut hakkı derhal uygulanmalı. Avrupa Bakanlar Komitesi'nin geçen yıl verdiği, bir yıllık süre var. Türkiye'ye, mevzuatını değiştir ve insan haklarına uygun hale getir, diyor. Ölünceye kadar ceza işkencedir diyor, insanlık dışı bir cezadır diyor. Bu bir hukuki gerekliliktir, bir şart değildir. Süreç öncesi de savunduğumuz ve süreç nasıl seyrederse seyretsin savunmaya devam edeceğimiz hukukun bir gereğidir. Ki AİHM kararına göre Sayın Öcalan, aslında hukuken tescillenmiş, özgür bir insandır. Türkiye'nin yapması gereken tek şey mevzuat değişiklidir. Mevzuatını uluslararası insan hakları sözleşmelerine ve evrensel hukuk standartlarına uyarlamasıdır. Aksi halde ilkel öç almaya dayalı işkence sistemini devam ettiren bir devlet görünümünden çıkamaz" şeklinde konuştu.
'TECRİT DEVAM EDİYOR'
Heyet görüşmeleri dışında tecrit politikalarının devam ettiğini kaydeden Emekçi, şöyle devam etti: "İmralı'daki tecrit devam ediyor, aile görüşmeleri, 3 ayda bir disiplin cezası, avukat görüşmeleri 6 ayda bir yinelenen yasaklamalarla engellenmeye devam ediliyor. Yani orada bu açıdan değişen bir şey yok. Sadece bir kez aile iki-üç kez de giden heyet görüşmeleri var. O da çağrıdan sonra yerine getirilmez oldu. Sürecin yürümesi için AİHM kararı ve Bakanlar Komitesi kararını yerine getirmenin bir gereği olarak umut hakkının uygulanması temelinde Sayın Öcalan'ın önünün açılması gerekiyor. Bu başta gelen bir hukuki gereklilik olarak Meclis'in ilk işidir. Diğer antidemokratik bütün yasaların ayıklanması ve demokratik anayasa sonraki işler olarak Meclis gündemine gelmek zorundadır. Kalıcı barış bu temelde sağlanabilir ki bu sürecin ilk adımı da umut hakkı konusundaki değişikliklerdir. Eğer umut hakkı uygulanırsa Sayın Öcalan herkesle görüşebilecek, kamuoyuna görüşlerini ifade edebilecek, sürecin sağlıklı bir şekilde yürümesi için her türlü kolaylaştırıcı yaklaşımları sergileyebilecektir. Aksi durum, atın önüne arabayı koymak olacaktır. Bu anlamda başta Meclis ve bünyesindeki siyasi partiler olmak üzere herkes süreci kolaylaştırmak sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Ama bakıyoruz, kolaylaştırıcı değil, engelleyici askeri ve siyasi operasyonlar devam ediyor. Sayın Öcalan, bu durumu darbe mekaniğine benzetti. Çözmeye çalışıyor. 'Yani devlet içindeki bir darbeci kanat mıdır? Yoksa bu bir taktik mi, oyun mudur? Onu çözmeye çalışıyorum' diyor. Son tahlilde Sayın Öcalan'ın 'Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı' herkesin, hatta devletin ve hükümetin de yararınadır. Çağrıda esas aldığı demokrasi anlayışı köklüdür, tarihidir, derindir. Sayın Öcalan'ın savunmaları da buna bütün yönleriyle açıklık getiriyor. Savunmalarını okuyan ve takip edenler buna güçlü bir anlam veriyor, ama bunu yapmayanların kafalarının karışık olması da anlaşılırdır. Dogmatik dar sınıf, ulus, din ve mezhepçi yaklaşımlardan kaynaklanıyor. Herkes demokratik toplum ve demokratik devleti tartışmalıdır. Bu temelde ya özgür bir toplum ve bireyi yaratarak demokratik bir toplumda ve demokratik bir devlette yaşayacağız ya da sürü toplum olarak sömürülmeye, ekonomik, sosyal, kültürel vs. çoklu krizlerle yaşamaya devam edeceğiz."
MA / Esra Solin Dal